Bazen yazmak değil de sadece konu başlıklarını koyasım geliyor. Bir an aklıma gelen konu sonradan altı doldurulamayacak şekilde kalıyor. Bazen de herkesin düşünebileceği şeylerden ibaret kalıyor. Hayatımın belirli dönemlerinde kendimi sorgulayıp acaba mutlu muyum? diye düşünüyorum. Bu dönemler çok sık oluyor ve ben bunu düşündükçe aslında mutsuzlaşıyorum. Bu gece bir film izledim ve fark ettiğim şey film izleyebildiğim zamanlar çok fazla düşünmeme gerek kalmıyor. Aklıma takılan bir şey olmayınca ancak film izleyebiliyorum. Sanırım bir kaç gündür hissettiğim işe yarama hissi ve elde ettiğim dışsal motivasyon buna yöneltti beni. Sorun olarak nitelendirebileceğim çok bir şey yok hayatımda ve genel olarak huzurluyum, en azından bir kaç gün için.

Sadece zihnimi dökmek istedim. Her hangi bir yazı niteliği taşımıyor.

Yazmak Değil de...

Temayı yeniledim. Biraz düzenledim. Bu yeni temalarda garip bir büyüklük var anlamıyorum. Neden bu kadar boşluklu, büyük olmak zorundalar? Düzenli bir kaç yazı girmeyi düşünüyorum. Şöyle bir sıkıntı var ki bu ve bunun gibi "kısa" etiketine koyduğum yazıları aslında Twitter tarzı bir kenara yerleştirmek istiyordum ama Blogger pek de esnek değil bu konuda. Ben de biliyorsunuz ki "İflah Olmaz Bir Erteleyici"yim ve bu yüzden sıfırdan kodlamadım. Neyse bu yazıları sanki yokmuş gibi görün. Bir de bir kaç deneme tarzında edebi şekil şukul yazılar var. Onlar da asıl yazmak istediklerime dahil değil. Tamam; güzeller, estetikler ama bir şey katmıyorlar. Hem ben öğreneyim hem de öğrendiklerimi paylaşayım istiyorum.

Biraz Daha Toparladık


Bu yazıyı erteleme hastalığımı giderek küçük çözümler buldum sanırım diye yazıyorum. En kısa blog postum olacak. 2018'in başında ben bu işi yaparım ulan diye girişip 2 hafta sonunda yüzüne bakmadım buranın. Ama aklıma takılanlar yüzünden hep. Ah bi' de onlar olmasa var ya ne yazardım. dediğim gibi bir kaç çözüm bulacağım ve bakalım iflah olur muyum göreceğiz...

İflah Olmaz Bir Erteleyici Olmak

Şimdi size mükemmel bir formül öğreteceğim. Öğrenmenin kolay yolunu. Aslında baya uzun açıklamalı bir yazı olacaktı ama konuyu dağıtmayı sevmiyorum.
Öğrenmenin kolay yolu yapmaktır.
Biraz daha açıklamak gerekirse:
Bir şeye başlamak istiyorsun ama başlayamıyorsun. Başlamak için önce öğrenmen gereken şeyler mi var? Tabiki bu kesin ve doğru bir yol değil. Zaten hiçbir şeyin doğru yolu yoktur. Yanlış yolu vardır ama. Eğer yapacağınız şey gerçekten büyük riskler içeren bir şey değilse. Öğrenmeden yapmaya başlayın. Önünüze engeller çıktıkça öğrenmeniz gereken şeyi daha spesifik bir şekilde bilmiş olursunuz. Öğrenmek için ne öğreneceğini bilmenin önemini anlatmama gerek yok sanırım. Başka bir yazıda buna da değinebilirim. En basitinden bir fotoğrafın üzerine yazı eklemeniz gerek ve bunu Photoshop'la yapacaksınız. Önce Photoshop öğrenmek yerine Photoshop'u açın ve yapmaya başlayın. Ama bir dakika nerden yazı ekleyeceğinizi bilmiyorsunuz. Üzülmeyin internet var. Youtube var. Hemen girip "Resme yazı ekleme" yazın. Tebrikler artık siz de kolay öğrenmeyi biliyorsunuz. Tabi konu karmaşıklaştıkça nasıl aramanız gerektiğini bilmeniz gerekiyor. Yazılımla alakalı bir sorununuz varsa mesela ve bunu Türkçe kaynaklarda bulamıyorsanız, İngilizce aramanız daha yardımcı olacaktır. Ya da ne bileyim(Gerçekten bilmiyor.) film çekerken sahne çekimiyle alakalı bir sorununuz oldu. Fransızc aramak daha yardımcı olacaktır.
Gönül ister ki buraya kaynaklar dökeyim bilimsel araştırmalar koyayım ama çok zor onları tek tek bulup yazmak. Birazcık bana ve okuduklarıma güvenmeniz gerekiyor. Ama bundan sonra bir karar aldım. Okuduğum bilgileri linkleriyle beraber arşivleyeceğim. Hatta arşivi siteye de yüklemeyi düşünüyorum. Okuduğunuz için teşekkürler...

Öğrenmenin Kolay Yolu

Hani bazen aklına gelir eski günler. Anılar toplanır. Garip gelir ama. Yabancı biraz da. Her gün değişirken biz. Her gün yeni seçimlerle hayat çizgimizi dallandırırken. "Eski biz"i yeni alışkanlıklarla güncelledikçe eskiyi eski yapan son parçayı söküp attık sonunda. Ve biz, biz olamadık artık. O yüzden anılardaki "eski biz", masallardaki bir karaktermiş gibi geldi artık. Bir kitap okur gibi, bir kurgudaki adamın hayatına misafir olur gibi hissetmeye başladık. Sonuçta bu bir paradoks. Bir geminin eski parçalarını yenilersen, son eski parça da değişince o gemi gerçekten "o" gemi midir artık? Lafın kısası "o gemi birgün gelecek"!

Nostalji

Merhaba sayın kontrol delileri. Hayatınızda tek kontrol edebileceğiniz şey verdiğiniz tepkiler. Bunu biliyorsunuz değil mi? O yüzden rahat bırakın diğer insanları. Ayrıca kendinizi de başkaları için üzmeyin. Elinizde olmayan sebeplerden dolayı yaşadıklarınız için neden kendinizi cezalandırasınız ki? Her ne kadar determinizme inanan biri olsam da geleceği tahmin etmek bizim gibi 3 boyutlu varlıklar için biraz zor. Kafanızda onlarca plan var biliyorum. Geleceğinizi şimdiden yazıyorsunuz. Ben 1 dakika sonramı bile hesaplayamıyorum. Hayır, her an ölebiliriz diye değil ama geleceği düşünerek o anı öldürmek istemediğimden. Şuan bu yazıyı yazıyorum mesela. 10 saniye sonra beğenmeyip silebilirim de ya da o an için odağım değişir ve bu yazı taslak olarak kalır. Peki ya bu yazıyı ne yapacağımı düşünüp yazmayı bıraksaydım…

Kontrol

Bölüm 1 “Her şeyin başladığı gün.”
Sanırım her şey başladığında 15 yaşındaydım. O zamanlar sivilcelerimle uğraşıp insanların bakışlarından kaçmakla geçiyordu hayatım. Her gün okula gidip geliyor ilk derslerde uyuyup son derslerde gözlerimi dinlendiriyordum. Tembelliğimden bahsetmek isterdim size ama hala tembel biri sayılırım. O yüzden bu satırları tamamlaması yıllar sürecek birini canlandırın kafanızda. Neyse her hikâyenin bir başrolü vardır, bu hikayeninki de benim. Adım Mete şu anda 25 yaşındayım, her gün işe gidip geliyor ve yine uyuyorum genelde. Güzel bir işim var aslında ama diğer hayatım daha etkileyici. Hayır sabahları normal bir insan, geceleri suçla savaşan bir süper kahraman değilim. En azından bu dünyada…

Gerçekler acıdır ağlayarak geliriz bu dünyaya, çünkü diğer dünyadaki ölümümüzdür aslında bu başlangıç. Bazı şanslı insanlar uyurken eski benliklerinden izler görür. Bazılarıysa oraya geri döner. “Latanimo” derler geri dönenlere. Simülasyonu kabul etmeyenler. Antik bir inanış ise geride bıraktıkları biri olduğunu ve bu yüzden döndüklerini söyler. İnançlı biri sayılmam ama haklılar geride bıraktığım biri var. Her şeyin başladığı o günden bahsetmeliyim öncelikle sanırım:

“Tarih 7 Kasım 2016
Sevgili günlük,
Neden sevgili günlük diye başlarız emin değilim. Sanırım birine bir şeyleri anlatmak isteyenlerin, hatıralarını unutmak istemeyenlerin; sevecek birine ya da mutlu anılara ihtiyacı olduğundan. Neyse bunları sonra tartışırız. Sana rüyamdan bahsetmeliyim. Matematik ödevimi bitirip yattım ve aklımda sayılar dönerken, geleceğimden milyonlarca ihtimalin hiçbirinde olmayan mükemmel anları birleştirdiğim hayallerle beraber uykuya daldım. Karanlıktı, zaten hep böyleydi biliyorsun ama birden beyazdan daha fazla renk barındıran bir ışıkla uyandım. Hayır, yatağımda değil. Bir ağacın dibinde. Ağacın gövdesi bir bina kadardı ve bembeyazdı. Yaprakları sanki havada süzülüyor gibiydi ve parlıyordu. Her bir yaprak kendi özgür bölgesinde ama ağaçtan kopmayacak şekilde savruluyordu. Ve ben kendime baktığımda bir boşluk gördüm. Ama oradaydım ve sadece ben değil herkes oradaydı. Onları göremiyordum, duyamıyordum ama olduklarından emindim sanki. Hani her akşam eve döndüğünde annenin sana kapıyı açacağını bildiğin gibi. Öyle bir histi işte. Kalktım yavaşça ve hafif hafif ilerledim. Yapraklar gibi kendi özgür bölgemde ama ağaçtan kopamayarak ilerledim. Çocukken anlatırdım ya sana eski bahçemizi. ‘Sonsuz gibi gelir’ derdim. Küçüktüm ve dünya büyüktü. Keşfedecek, yaşayacak çok şeyim vardı. Bahçenin öteki ucuna varmak bile günler alırdı sanki. Aynısını hissettim. Yıllar sonra ilk defa masum ve korkak hissettim. Ne olacağını bilmeden gidiyor ve ara ara dönüp ağaca bakıyordum. Aynı, bahçede koşarken anneme baktığım gibi. Günlerce yürüdüm belki de. Ağaç hala aynı duruyordu ama. Asla küçülmüyor, sonsuza kadar yaşayacak gibi duruyordu. Sonra uyandım. Bu sefer gerçekten, odamda uyandım. Sonrası bildiğin gibi. Hazırlandım, okula gittim. Bana bakan gözlerden kaçtım yine. Mutsuz bir gündü açıkçası. Yine orayı görme umuduyla yatmaya gidiyorum şimdi.
İyi geceler günlük.”

Yaklaşık olarak böyle başladı. Hafızama güvenirim ama o anki heyecanımı aktaramazdım kendi sözlerimle. Günlükte bahsettiğim yer “Utopia”. Bahsettiğim ağaç “İlex Ligno” yani “Kutsal Ağaç”. Tanıdık geldi değil mi terimler? Çünkü hepimiz oradan geliyoruz. Herkes olmasa da bazılarımız her uyuduğunda orayı görüyor. Aslında ne orası gerçek bir ütopya ne de ağaç gerçek bir ağaç. Sadece zihinlerimiz bizi yanıltıyor. Dünya dediğimiz bu yerde gördüklerimizle oradakileri birleştiriyor. Orası aslında bir boşluk. Bir zihin. Hepimizin bağlı olduğu yer. Peki buraya nasıl geldik, Dünya’ya? Aslında bir kum havuzu burası, bir oyun bahçesi. Orada yaşayan her “Animo” yani zihin, birbiriyle bağlantılı ve sonsuzdur. Bildiğimiz bütün duyguları ve daha anlamlandıramadığımız hisleri sonsuz yaşarlar. Bu sonsuzluktan sıkılmış olacaklar ki “Dünya” gibi simülasyonlar oluşturmuşlar. O zamanlar sonsuzluktan sıkılan “Animo”lar kendilerini bu simülasyonlara aktarmışlar. Kısa süreli oyunlar gibi. Ben niye bu simülasyonu seçtim bilmiyorum. Sadece kendi kararıma güvenip hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. Uyuduğumda tekrar oraya dönsem de ağaca bağlıyım ve oradan kurtulamıyorum. Bıraktığım biri var ama kim ya da neden unutamadığımı bilmiyorum. Oraya gittikçe sorularım yavaş yavaş çözülse de buradaki günler geçiyor. Sonunda ne olduğunu bilmediğim bir hayatı yaşıyorum, biraz korkuyorum. O yüzden bu satırları yazıyorum. Aklımdakileri bir yerlere yazdığım sürece daha huzurlu hissediyorum.
Bölüm 2
Sonunda bu eski defteri buldum tekrar. Yazdıklarımın üstünden 20 yıl geçti ve artık daha yorulgunum. Yazdıklarımı tekrar okudumda o zamanlar daha yaratmacı biriymişim. Cümlelerim daha güzelmiş. Öğrendimki her rüya 7 saniye sürüyormuş. Bu 10 yıl boyunca 14 saat geçirmişim Utopiada. İlk gittiğimden öte 21 saat demek. Maruz kaldığım zaman bana gerçek dünyayı unutturmaya başladı. Artık bir işim yok çünkü üstesinden gelecek bilgim kalmadı. Yazdıklarımı silmekten ve doğru kelimeleri düşünmekten acı çekmeye başladım. İnsanlar farketmeye başladı. Sanırım öneridikleri o psikolojiste gitmem gerek.
Bölüm 3 “Sevgili Dünya”
Doktorun tavsiyesi üzerine tekrar bu defteri aldım. Aradaki farkı anlamamda etkileyici olacağını söyledi. Tam olarak neredeyim bilmiyorum. Yaşadıklarım gerçek mi? Tek bildiğim ilaçların gerçek olduğu ve çevremdekilerin değiştiğimi söylemesi. Tekrar güzel cümleler kurabilir miyim? Bilmiyorum. Her neyse doktorunda her gün tekrarlattığı gibi:
“Adım Mete.
50 yaşındayım.
Eskiden borsacıydım. Her insanın başına gelebilecek bir hastalık geçirdim. (Deli demenin kibar hali diyorum bu kısımda içimden.)
Yaşamak güzel ve dünya gerçek.”
Şu an neden yazmaya devam ettiğimle ilgili bir savaş var içimde. Karanlık ve aydınlığın savaşı gibi. Her gün güneş doğsun diye yaşanan o mitolojik savaş gibi. Artık ne düşünecek ne de yazacak bir zihnim var.
Sen hiç gerçekliğini kaybettin mi? İnandığın bütün her şeyin bir rüya olduğunu söylediler mi sana? Hayallerinde büyük bir oyunun parçasıydın. Her parçayı cam kırıkları gibi parçaladılar mı içindeki? Belki de sana yalanlar söyleyen birinden, avuç dolusu ilaç aldın mı? Eskiden hayallerin için uyurken şimdi bitkinlikten, uyuşmaktan uyuyan birine dönüştün mü?
Herkes bir amaç için savaşırken ben gerçek sandığım yalanlarda buldum amacımı. Bildiğim, gördüğüm şeylerden yeni bir yer yarattım kendime.
Ya gerçek olsaydı?
Belki de gerçektir.
7 saat. 420 dakika. 25,200 saniye. İlaçların zihnimi özgür bırakması için gereken süre. Bu sefer yalanlarına inanmayacağım dünya.
İyi geceler sevgili dünya…

Utopia